Her çağda zalimler ve mazlumlar olagelmiştir. Her çağın kendine göre bir mazlum ve zalim biçimi vardır. Bu iki asli unsurun şekli, şemalı biçimi değişebilir ama özü değişmez. Zalim, zulüm etmek için vardır; mazlum, zulme maruz kalmak için. Zalim, mazlum var olduğu için ortaya çıkar. Mazlum ise kendi olamadığı için ortaya çıkar. İhanet açık bir bileşkedir. Yani, özüne sahip çıkamayan, özüne uygun olarak yaşamayan, kendi gibi olamayan, zıttın ortaya çıkmasına neden olur. Zıt olan da çoğu zaman zulümdür. Unutmayalım ki zulüm lügatte karanlık demektir. Bir bakıma karanlığın kudreti… Işığını kaybedenlerin mahkûm olduğu yer, mihrak.
Zalim gücünü mazlumların zaaflarından ve korkularından alır. Mazlum ise zalimin ortaya çıkmasına sebebiyet veren taraftır. Mazlum korktuğu için, yeterli cesarete sahip olamadığı için, içlerinden birinin zalim olarak ortaya çıkmasına neden olmaktadır. Zalimler gökten zembille inmemiştir, yeryüzüne. Mazlumların arasından sıyrılmışlardır. Her insanın fıtratında zalimlik damarı vardır, merhamet damarı olduğu gibi. Cahil olan insan kan dökmeden yapamaz. Kendini bilenler bu şiddet damarını kontrol edenlerdir. Kendini bilmeyen nadanlar ise zayıfların zaaflarından, korkularından faydalanıp zalim kesilirler.
Firavun’un geceler boyu sayıkladığı, Musa ismiydi. Musa, İsrailoğullarından bir genci öldürdüğü zaman kendinden çok korkmuştu. Kaçmıştı kendinden. Delice koşmuştu. Çok uzaklarda soluğu almıştı. Evleneceği kadının yanı başında… Kadın kesmişti yolunu. Kadın karşısına çıkmıştı. Peygamber soyundandı. Firavun ise azıttıkça azıtmıştı. Akıl küpü Haman, sapkın fikirleriyle onu büsbütün yoldan çıkarmıştı.
Zalimliğin ve mazlumluğun tabiî şartları vardır. İnsanlar yaşantılarıyla bu tabiî şartlar içinde benzerlerini öldürür ya da baş tacı eder. Fıtratında kötülüğe meyilli olanlar, özlerinde kesif bir kötülük barındıranlar, zayıf ve güçsüzlerin korkularından yararlanıp zulümlerine başlarlar. Tarihin ilk çağlarından itibaren zalimler ve mazlumlar var olagelmiştir. Bu mazlumlar içinde, zulme başkaldıran, zalime isyan eden kahramanlar da vardır. İşte bizi asıl ilgilendiren ve ilgilendirmesi gereken bunlardır. Eğer bir zalim kendi panzehrini yaratıyorsa, o zalimle aynı zaman diliminde boy göstermek güzeldir. Eğer bir zulüm kendi isyanını yaratıyorsa, o zaman çekilen onca acı, kaybedilen onca insan boşa gitmiş değildir.
İsyan ahlakına sahip bir mazlumun ayırt edici hususiyetleri, vasıfları nelerdir? İsyan ne zaman haklılık kazanır? Meşru bir hak olur mu? Zalim, zulmünde haklı mıdır? Daha doğru bir ifade ile zalimin zulmünde haklı olduğu noktalar hangileridir? Sonuçta, zalim kendiliğinden zalim olmaz. Onu besleyen nedenler, semirten zemin mazlumun sinesindedir. İsyan ahlakı geliştirmek için neler yapılmalıdır? İnsanlığın başlangıç dönemine gidelim. Âdem babamıza konuk olalım. Yeryüzü daha yeni kurulmuş. Âdem babamız ayağının tozuyla, şaşkınlıkla etrafını temaşa etmekte. Kan kokusu mu almakta, ne? Bilemiyoruz. Ama sezgileri çok güçlü ve eşyanın hakikatine anında ve sonuna kadar nüfuz etmektedir… İlk insana, ilk peygambere yaraşır biçimde. Daha öncesine gidelim. Cennete. Kendisine haksızlık yapan Âdem, hemen bunun karşılığını görür, yeryüzüne sürgün edilir. Yani, temelde ve başlangıçta insanın kendisine yaptığı bir zulüm var. Ondan dolayı, Âdem’e secde emri alan melekler, “kan dökücü insana mı!” diye cevap vermişlerdir.
İnsan olmak kolay değil. Bu sıfata haiz vasıflarla bezenmek, sanıldığından da zor, müşkül bir vaziyet arz ediyor. Peki, bu zulme insanın cevabı nedir? Nisyanla malul insan, isyan etmiş midir? Maalesef hayır. Yeryüzüne gönderilmekle cennetten uzaklaşan, o güzelim nimetleri kaybeden insanoğlu, tekrar cennete dönme çabası içinde de olmamıştır. Hakkıyla, layıkıyla böyle bir ceht içine girmemiştir. Girememiş midir? Sır ve imtihan. Nereden gelip nereye gittiğini unutmuştur. Bu yüzden insan zulüm etmiştir kendisine ve gerçek manada bir isyan ahlakına sahip olamamıştır. Dünya nimetlerine kapılıp, geldiği yeri unutmuştur. Ölüm kapısına dayandığında, mecburen ait olduğu yeri hatırlamıştır ama nafile. O içten eyvah.
