Prof. Dr. Jan İlhan Kızılhan (*)
Babam 1930’lu yıllarda doğdu. Doğduğu yer, bir zamanlar bana dünyanın sonu gibi görünürdü. Ama aynı zamanda, 20. yüzyılı şekillendiren büyük güçlerle derinden bağlantılı bir yerdi.
Onun hayatı huzurun içinde değil, yıkımın ardından başladı. Osmanlı İmparatorluğu’nun çöküşü yalnızca sınırları değiştirmedi; hayatları parçaladı, toplumları dağıttı. Babası, aşiretlerinin yıkılmasının ardından kaçmak zorunda kaldı ve kısa süre sonra yaşadığı acılar ve kayıpların ağırlığı altında hayatını kaybetti. Babam o sırada iki yaşındaydı.
Geride kalan şey bir devamlılık değildi. Parçalanmaydı. Ailelerin birbirini kaybettiği, insanların birbirinden koptuğu sessiz bir çöküştü bu; sanki dilin kendisi bile dağılmış gibiydi.
Onun hikâyesi, yaşadığı coğrafyanın tarihinden ayrı düşünülemez. Bu hikâye, defalarca sürgün edilen bir halkın hafızasını taşıyordu; öyle ki yerinden edilmek zamanla hayatın doğal koşulu hâline gelmişti.
Hayatta kalabilmek için sessizlik, kendini tutabilmek ve dayanıklılık gerekiyordu. Ama bütün bu dayanıklılığın altında başka bir şey vardı: Kolay kolay elinden alınamayan bir onur duygusu.
Bu koşullarda vatan artık güvenli bir yer olmaktan çıkmıştı. Sürekli tehdit altında duran, kırılgan bir vaade dönüşmüştü.
Babam, şiddetin istisna değil, her an mümkün olduğu bir dünyada büyüdü. Köy, sanki sürekli ama dile getirilmeyen bir gerginliğin içinde yaşıyordu. Korkudan söz edilmezdi; o zaten gündelik hayatın içine işlemişti.
Çocukluk onu korumadı. Tam tersine, onu erken yaşta hayatın sertliğiyle yüz yüze bıraktı. On yaşında çalışmaya başladı; görev duygusundan değil, başka bir çare olmadığı için.
Hasta bir anne, görme engelli yaşlı bir baba ve küçük bir kardeş… Bunlar üzerine düşünülüp tartışılan meseleler değil, taşınması gereken hayat gerçekleriydi. Sorumluluk soyut bir kavram değil, omuzlarda hissedilen fiziksel bir yüktü.
Köyümüz Gelhok, uzaktan bakıldığında neredeyse masalsı görünürdü. Toprak rengindeki evleri yeşil bir tepenin üzerine kuruluydu. Etrafı mercimek ve buğday tarlaları, yabani çiçekler ve ağır ağır akan sularla çevriliydi.
Bir çocuk olarak ben bu manzarayı güzellik olarak görüyordum. Yetişkinler içinse orası aidiyetin değil, direnmenin yeriydi. Özgürlük ve sınırlılık iç içeydi; insan aynı anda hem geniş hem de dar bir hayatın içinde yaşıyordu.
Gündelik hayat emek ve tekrar üzerine kuruluydu. Elektrik yoktu, asfalt yollar yoktu. Günleri birbirinden ayıran tek şey çoğu zaman yorgunluğun derecesiydi.
Akşamları dinlenmekten çok sessizlik çökerdi. Az konuşulurdu; konuşmalar da çoğu zaman yorgunluk nedeniyle yarım kalırdı. Bütün bu rutinin altında sürekli bir kırılganlık hissi vardı. Êzidî oldukları için yalnızca farklı olmanın bile onları tehlikeye atabileceğini biliyorlardı.
Babam hayatı bir arada tutmanın kendi yolunu bulmuştu. Düzen onun için bir tercih değil, zorunluluktu. Sertliği uzaklıktan değil, düzen olmazsa her şeyin çökeceğine dair korkudan kaynaklanıyordu.
İç dünyasını anlatabilecek bir dili olmadan sorumluluk taşıdı. Gücünün içinde görünür bir yumuşaklık yoktu; belki de çünkü hayat ona hiçbir zaman yumuşak davranmamıştı.
Annesine ve inancına bağlılığı onun dayanağıydı. Ama içinde sürekli taşıdığı, kolay kolay dile gelmeyen bir hüzün vardı. Geçmiş geçmişte kalmamıştı; sessiz biçimlerde hâlâ onun içinde yaşamaya devam ediyordu.
Annem ise aynı çevrede bambaşka bir bilinçle hareket ediyordu. Okuma yazma bilmesi onu diğerlerinden ayırıyordu. İnsanlar bir açıklık ya da yol göstericilik aradıklarında ona giderdi.
O da aynı sınırlamaların içinde yaşıyordu ama o sınırlar tarafından tanımlanmıyordu. Davranışlarında sessiz bir özerklik vardı. Koşullara tamamen teslim olmayı reddeden bir tarafı vardı.
Annemle babamın ilişkisi alışılmış bir aşk hikâyesi değildi. Yavaş yavaş oluştu; ortak sorumluluklar ve birlikte ayakta kalma zorunluluğu içinde şekillendi.
Aralarındaki bağ gösterişli değildi ama güven vericiydi. Duyguların dışavurumundan çok ortak dirence dayanıyordu.
Ama geçmiş hiçbir zaman gerçekten geride kalmadı. Aile hikâyeleri sürekli anlatılırdı; uzak bir tarihten söz eder gibi değil, hâlâ çözülememiş bir meseleden bahseder gibi.
İbrahim Paşa Millî’nin adı özel bir ağırlık taşıyordu. Babamın aşireti ve dedem, koşullarını değiştirebilmek için Osmanlı İmparatorluğu’na karşı onun yanında yer almıştı. Ancak bu direniş özgürlük getirmedi. Büyük kayıplarla sonuçlandı.
Topraklara el konuldu. Aileler dağıldı. Hayatlar yarıda kaldı.
Geride kalan şey kapanmış bir hikâye değil, kuşaktan kuşağa aktarılan bir eksiklik hissiydi. Bu tarih davranışlarda, sessizliklerde ve kelimelerin arasındaki boşluklarda yaşamayı sürdürdü. Babam onu kendi varlığının ayrılmaz bir parçası gibi taşıdı.
Geçmişin şiddeti görünmez biçimlerde yaşamaya devam ediyordu. İnsanların temkinli davranışlarında, kararsızlıklarında ve hiçbir güvenliğin garanti olmadığını bilmelerinde kendini gösteriyordu.
Bu anılar konuşulduğunda ortam değişirdi; yaşananların ağırlığı hâlâ hissedilirdi.
Babam gördükleri zulmü anlatırdı. Bir arada yaşamanın ne kadar kırılgan olduğunu, aidiyetin ne kadar karmaşık bir şey olduğunu söylerdi. İnsanların farklılıklarına rağmen birbirine bağlı olduğunu sık sık vurgulardı. Ama kendi kültürel ve dilsel çevresi içindeki çatışmalar onu derinden yaralıyordu.
Bütün bu ağır hikâyelerin yanında başka anlatılar da vardı. Akşamları ateşin etrafında ışığa, meleklere ve kutsal ritimlere dair hikâyeler anlatılırdı.
Güneş yalnızca fiziksel bir varlık olarak görülmezdi. Toprağın nefes alan, dinlenen ve kendini yenileyen canlı bir şey olduğuna inanılırdı.
Bu hikâyeler korkuyu ortadan kaldırmıyordu. Ama insanın dünyayla başka türlü bir bağ kurmasına imkân tanıyordu. Acının ardından da hayatın sürdüğünü hissettiriyordu.
Annemin Almanya’ya gitme kararı bir dönüm noktasıydı. Tek başına gitti ve her yönüyle yabancı olan bir dünyaya adım attı.
