Soykırım kavramı, modern uluslararası hukukun en ağır suç kategorilerinden biri olarak, özellikle II. Dünya Savaşı sonrasında insanlık vicdanının zorunlu bir sonucu olarak tanımlanmıştır.
Kavramın hukuki çerçevesi, Polonyalı hukukçu Raphael Lemkin tarafından ortaya atılmış ve özellikle Holokost deneyimiyle somut bir içerik kazanmıştır. Bu tarihsel kırılma, uluslararası toplumun belirli insan gruplarının sistematik biçimde yok edilmesine karşı hukuki bir refleks geliştirmesine yol açmıştır.
Bu bağlamda Birleşmiş Milletler tarafından 9 Aralık 1948 tarihinde kabul edilen Soykırım Suçunun Önlenmesi ve Cezalandırılması Sözleşmesi, yalnızca bir hukuki metin değil, aynı zamanda devlet egemenliğinin sınırlarını insanlık lehine çizen bir normatif çerçevedir.
Sözleşme, belirli bir etnik, ulusal, dinsel veya ırksal grubun tamamen ya da kısmen yok edilmesine yönelik eylemleri açık biçimde tanımlamıştır. Bu tanım, yalnızca fiziksel yok etme fiilleriyle sınırlı kalmayıp, aynı zamanda biyolojik, psikolojik ve sosyolojik imha süreçlerini de kapsamaktadır.
Sözleşmede yer alan beş temel kriter grup üyelerinin öldürülmesi, ağır zarar verilmesi, yaşam koşullarının yok oluşa sürüklenmesi, doğumların engellenmesi ve çocukların zorla başka gruplara transfer edilmesi modern devletlerin uygulamalarını değerlendirmek açısından kritik bir analitik çerçeve sunmaktadır. Bu çerçeve, özellikle ulus-devlet inşa süreçlerinde uygulanan homojenleştirme politikalarının incelenmesinde belirleyici olmaktadır.
20. yüzyılın başı, ulus-devlet paradigmasının yükselişiyle birlikte çok etnili imparatorlukların çözülme sürecine tanıklık etmiştir.
Osmanlı İmparatorluğu'nun dağılması sonrasında ortaya çıkan yeni siyasal yapılanmalar, çoğu zaman etnik çeşitliliği bir tehdit olarak algılamış ve bu doğrultuda sert politikalar geliştirmiştir. Bu süreçte Anadolu coğrafyasında yaşayan gayrimüslim halklara yönelik tehcir, mübadele ve imha politikaları geniş ölçüde uygulanmış; bu politikalar uluslararası literatürde yoğun biçimde tartışılmıştır.
Ancak Kürt milleti açısından mesele farklı bir seyir izlemiştir. Coğrafi olarak yoğunluklu bir yerleşim yapısına sahip olan ve tarihsel sürekliliğini koruyan Kürtler, ulus-devletin homojenleştirici politikalarına rağmen varlıklarını sürdürmüşlerdir. Bu durum, devletin Kürtlere yönelik politikalarının süreklilik arz eden ve çok katmanlı bir karakter kazanmasına yol açmıştır.
Erken Cumhuriyet döneminde geliştirilen politikaların temelinde, Kürt kimliğinin inkârı ve zaman içerisinde eritilmesi hedefi yatmaktadır. Bu doğrultuda asimilasyon, ilk aşamada tercih edilen yöntem olmuştur. Ancak asimilasyonun beklenen sonucu üretmemesi, daha sert araçların devreye sokulmasına neden olmuştur. Bu noktada tedip ve tenkil kavramları, devletin resmi söyleminde meşrulaştırıcı bir rol oynamıştır.
Tedip ve tenkil politikası olarak adlandırılan bu yaklaşım, esasen bir toplumun kolektif olarak cezalandırılması ve sindirilmesi anlamına gelmektedir. Bu politikaların uygulandığı askeri operasyonlar, resmi tarih yazımında çoğunlukla isyan bastırma olarak sunulmuştur. Oysa bu olayların tarihsel bağlamı incelendiğinde, bunların önemli bir kısmının merkezi otoriteye karşı örgütlü ulusal başkaldırılar olmaktan ziyade, yerel direnişler ve varoluşsal refleksler olduğu görülmektedir.
1920’li ve 1930’lu yıllar boyunca gerçekleşen çok sayıda askeri harekât bu çerçevede değerlendirilmelidir.
Şeyh Said İsyanı, Zilan Katliamı ve Dersim Tertelesi gibi olaylar, yalnızca askeri operasyonlar olarak değil, aynı zamanda demografik ve kültürel dönüşüm projelerinin parçaları olarak ele alınmalıdır.
Özellikle Dersim bölgesinde 1937-1938 yıllarında gerçekleştirilen operasyonlar, uluslararası akademik literatürde sıklıkla soykırım tartışmaları kapsamında değerlendirilmektedir. Sivil nüfusun hedef alınması, zorunlu göç politikaları, çocukların ailelerinden koparılması ve bölgenin sistematik biçimde insansızlaştırılması gibi uygulamalar, Birleşmiş Milletler Sözleşmesi’nin tanımladığı kriterlerle önemli ölçüde örtüşmektedir.
Benzer şekilde Zilan Vadisi'nde 1930 yılında gerçekleştirilen askeri operasyonlarda binlerce sivilin hayatını kaybettiğine dair çok sayıda tarihsel kayıt bulunmaktadır. Bu tür olaylar, yalnızca askeri bir “güvenlik” perspektifiyle açıklanamayacak ölçüde geniş çaplı ve sistematik nitelik taşımaktadır.
