Edebiyat sadece kelimelerin dokunması değildir; o, tamamlanmamış hayallerin kucaklanması, hafızanın toprağı altında kalmış seslerin canlandırılması ve tarihin karanlık hücreleri arasında ışığın bulunmasıdır.
Ferhadê Mihemed, Fırat kıyısındaki köylerden sanat koridorlarına uzanan bu yolculuğunda, acıyla bilenmiş kalemiyle bizi "at"ın sadece bir hayvan değil, isimlendirilmemiş özgürlüğün sembolü olduğu o dünyaya götürüyor.
Ferhad, sinemaya edebiyatın gözüyle bakabilen bir öykücü aynı zamanda.
Her cümlesi, titizlikle kurgulanmış bir kamera kadrajı gibi; bazen acının izini süren, bazen de gecenin sessizliğinde donup kalan hayatın ritmini okura sunar.
Yazar Hesenê Metê ile tanıştıktan sonra hayatına Kürt edebiyatı ile devam etme kararı alan Ferhadê Mihemed "Jan" (Sızı) ile kelimelerin dünyasına adım attı.
Yazar "Beybûnên Yasemînê" (Yasemin’in Papatyaları) ile artık minimalist bir tarzla ve Kürtçenin eşsiz sesiyle iç dünyasını bizimle paylaşan, güçlü ve özgün bir öykücünün ayak seslerini duyuruyor.
Genç yazar, ardında sadece edebi izler bırakmıyor; Mehmed Uzun ve Faik Bucak üzerine yaptığı çalışmalarla, toplumsal hafızadaki boşluğu tarih sayfalarını doldurarak gidermeye çalışıyor.
Ferhadê Mihemed, kültüre, dile ve ustalara olan bağlılığıyla edebiyatın sadece kağıt üzerine yazmak olmadığını; aksine acıyla ve duyguyla yüklü tarihi bir mirası omuzlamak olduğunu gösteriyor.
Genç öykücü tüm samimiyetiyle sorularımızı yanıtladı:
Rûdaw: Merhaba sevgili Ferhad, hoş geldin. Yeni kitabının içeriğine geçmeden önce güncel bir soruyla başlamak istiyorum. Bir süre önce Diyarbakır’daki Film Festivali’ne katıldığını biliyoruz, ardından Rojava’daki olaylar nedeniyle bu röportajımız biraz gecikti. Sinema ile aranda güçlü bir bağ var. Son Diyarbakır festivalini nasıl değerlendiriyorsun ve bir yazar olarak sinemayla ilişkin hangi temel üzerindedir?
Ferhadê Mihemed: Teşekkür ederim, onur verdiniz Besam Bey. Doğru, katılmıştım. Kitapta "Hesp, Bûkanî û Sêv" (At, Gelinlik ve Elma) adlı bir öyküm vardı. O öyküyü bazı değişikliklerle senaryoya dönüştürdüm. Sonra bu senaryo ile Diyarbakır Film Festivali’nin fon projesine katıldım. Senaryom, fon için finale kalan beş senaryodan biri oldu. Festival yetkilileri beni davet etti ve ben de katıldım. Gerçekten festivalin çok güzel olduğunu rahatlıkla söyleyebilirim. Uluslararası bir atmosferde gerçekleşti. Kürdistan’ın dört parçasından, Avrupa’dan ve Türkiye’den seçilen filmler festivali renkli ve zengin kılmıştı.
Bir öykücü olarak, sinemayı edebiyatsız düşünemem. “Beybûnên Yasemînê” kitabımın ilk öyküsünde "görme" eylemiyle yazmaya çalıştım. Öykünün başında kahraman —tabii bunu sonra anlıyoruz— paslı bir pencereden dışarı bakıyor ve öyküye tamamen hakim olan o göz (tanrısal anlatıcı), çok kısa cümlelerle tasvir ve kurgu yapıyor. İşte bu, tıpkı bir kamera gibi; o göz kısa sürelerle mekanlara odaklanıyor ve böylece öykünün temeli oluşuyor.
Rûdaw: Senaryodan bahsettin, bu meseleyi biraz daha açabilir misin?
Ferhadê Mihemed: Elbette. İlk kez bir senaryo yazıyordum ve üzerinde çok durdum. Proje şartnamesinde genel olarak senaryo yazımından bahsetmişlerdi. Bu yüzden ben de senaryoyu yazarken bir "çekim senaryosu" gibi yazdım. Jürinin karşısına çıktığımda içlerinden biri, "Keşke bunu çekim öncesi (tretman/taslak) senaryo olarak yazsaydın" dedi. Sanırım bu durum projeyi kazanmamın önünde bir engel oldu.
Rûdaw: Ferhad, aslen Sivereklisin ama Hilvan’da büyüdün. Annenin Kurmanc, babanın ise Zaza olduğunu biliyoruz. Bu kültürel bir zenginliktir ama pratikte bazen dilde ikiliğe yol açar. Bu iki lehçeyle ilişkin nasıl? Zazaca da yazıyor musun yoksa sadece Kurmancî mi? Ve edebiyatın için neden Kurmancîyi seçtin?
Ferhadê Mihemed: Evet, annem de babam da aynı köylü. Köyümüz Siverek’e yaklaşık 10 kilometre uzaklıkta, batı tarafına düşüyor. Köyde hem Kurmancî hem Zazaca her zaman konuşulurdu. Bu açıdan çok zengindi. Hatta annem ve babam sık sık, heybeleri söz ve kelimelerle dolu olan insanlardan bahsederler. Onlar zamanında çok güzel sözleri yeni nesillere aktarmışlar; ben de onlardan öğreniyorum.
Burada özel bir şey belirtebilirim: Yüzümü Kürt dili ve edebiyatına döndükten sonra ister istemez ülkenin farklı yerlerinden birçok yeni kelime öğrendim. Ama sonra fark ettim ki annem ve babamın nadiren kullandığı bazı kelimeler aslında bizim yöremize ait değil. O zaman anladım ki onlardan önceki nesiller farklı yerlerden gelip o köyde buluşmuşlar. Aslında Zazacam da Kurmancîm gibidir. Hiçbir zaman engel olmadı, ruhumda bir ikiliğe yol açmadı. Her iki lehçeyle de kendimi çok rahat ifade ediyorum. Zazaca da yazabilirim ama Kurmancî kadar değil. Kurmancîyi seçmemin tek bir nedeni yok. Örneğin; evde çoğunlukla Kurmancî konuşuyoruz. Kurmancî basılmış materyaller daha fazlaydı. İster istemez Kurmancî her zaman daha politik ve gündemdeydi; belki bir sebep de budur.
Rûdaw: 2009’da Süleyman Demirel Üniversitesi’nde İktisat bölümüne başladın ama yazar Hesenê Metê ile tanışman hayatında bir dönüm noktası olmuş. O dönem ne yaşandı? Hesenê Metê, Selîm Temo ve Hawar, Ronahî gibi dergileri okumanın üzerindeki etkisi neydi ki yolunu iktisattan edebiyata kırdın?
Ferhadê Mihemed: Aslında o bölüm gönlümde yoktu ama bir şekilde gidip bitirdim. Asıl istediğim hukuktu ancak o dönem hukuku kazanmak çok zordu. Üç yıl denedim olmadı, sonra çaresizce bu bölümü seçtim. Hiç ısınamadım. Edebiyat hep kalbimdeydi ama Kürt edebiyatından haberim yoktu. İlkokulda bir öğretmenimiz vardı, bize "Eğer uslu durursanız size hikâye okuyacağım" derdi. O an dünyalar benim olurdu. Her ne kadar bu "iyilik" Türkçe yapılmış olsa da çok hoşuma giderdi.
Hesenê Metê üzerimde çok büyük bir etki bıraktı. Eğer onunla karşılaşmasaydık ve onun o teşviki olmasaydı, muhtemelen şu an bu röportajı yapıyor olmazdık. Selîm Temo’yu da 2013 yılında İzmir Kitap Fuarı’nda tanıdım. İsmini duymuştum ama kendisini tanımıyordum. Fuar stantları arasında gezerken isminin anons edildiğini duydum. Bir solukta seminere gideceği salona koştuk. Seminerin konusu "Kürt Aydını ve Kürt Romanı" üzerineydi. Çok güzeldi, salon tıklım tıklımdı. Seminerden sonra imza standına gittim, tanıştık. Benim için birkaç kitabını imzaladı. İletişimimiz kopmadı. İki yıl sonra ilk öykümü yazdığımda ona gönderdim. Çok beğendi ve yazmayı bırakmamam için nasihatler verdi. 2015’te üniversite bittiğinde, ulu yazar Mehmed Uzun’un eşi Zozan Uzun bana hediye olarak “Hawar” dergisinin ciltlerini (2 cilt, 57 sayı) gönderdi. Çok sevindim ve bu, standart yazı dilini daha hızlı öğrenmeme yardımcı oldu.
Rûdaw: Her yazarın bir tohum gibi olan "ilk öyküsü" vardır. Senin ilk öykün ne zaman ve nerede yayımlandı? Adı neydi? Bugün o öyküye baktığında aynı heyecanı hissediyor musun?
Ferhadê Mihemed: İlk öyküm 2015 yılında bir Kürtçe dergide yayımlandı. Ara sıra dönüp o öyküyü okurum. Hâlâ aynı heyecanı veriyor. Henüz baba olmasam da o benim ilk çocuğum gibidir. Adı "JAN" (Sızı/Ağrı) idi.
Rûdaw: Biyografinde ilginç bir detay var. 2020 yılında Harran Üniversitesi’nde Sinema bölümüne başlamışsın ama bir yıl sonra bırakmışsın. Bu kararın sebebi neydi? Sinema derdini anlatmaya yetmedi mi yoksa yazmak senin için daha özgür bir alan mı?
Ferhadê Mihemed: Doğru, büyük bir umutla başladım ama maalesef beklediğim o heyecanı sınıfta bulamadım. Bu yüzden bıraktım. Bence böyle bir kıyaslama yapılamaz; her iki alan da birbirinden zengin ve özgürdür.
Rûdaw: Yeni kitabın "Beybûnên Yasemînê" (Yasemin’in Papatyaları) DOZ Yayınları’ndan çıktı. Başında Berken Bereh’in şairane bir önsözü var ve "Bana göre güçlü ve farklı bir öykücünün ayak sesleri geliyor" diyor. Şiir ve öykü arasındaki etkileşim sende nasıldır? Ayrıca kitabı Fûad Temo’nun anısına adamışsın; Fûad Temo senin için kimdir?
Ferhadê Mihemed: Bu kitapta spesifik bir dil kullandım. Üslup ve biçim ilk kitabımdaki gibi değildi. Daha akıcı ve hafif bir dil kullanmaya çalıştım. Öykü dilini gücüyle şiire yaklaştırmak istedim. Ne kadar başardım, buna okur ve eleştirmenler karar verecek. Şiir benim için bir referanstır; ihtiyaç duyulduğunda bir şiir kitabına başvurup ondan beslenilebilir. Ama düzyazı (nesir) öyle değildir; o, yazara tamamen yeni bir yol açar. Henüz sürülmemiş bir toprak düşünün, hemen yanında sürülmüş bir tarla var; işte o sürülmüş tarla bence düzyazıdır.
Fûad Temo benim için Kurmancî öykücülüğünün öncüsü ve kıymetli bir ustadır. “Rojî Kurd” yazarlarından biridir ve 1913’te derginin ilk sayısında ilk modern Kürtçe öyküyü (Şewêş) yazmıştır. Bu tür insanların hatırası kalbimde ayrı bir yere sahip. Bu ithaf tamamen duygusal bir mesele; ince ve zarif bir vefa borcu. Kürt edebiyatının durumunu yakından takip ediyorum. Maalesef yazarların büyük zorluklarla yarattığı o eşsiz eserler bazen hak ettiği değeri görmüyor, okunmuyor. Bu yüzden bu ithaf benim için bir borçtu, onlara küçük bir moral olsun istedim.
Rûdaw: Kitapta 10 öykü var ve her öykünün başında ünlü kişilerden (Kürt veya dünya edebiyatından) kısa bir alıntı (epigraf) yer alıyor. Bu epigrafların amacı nedir? Öyküye giriş için bir kapı mı yoksa okura gizli bir mesaj mı?
Ferhadê Mihemed: Aslında sorunun içinde cevabı verdin. Bravo! Doğru, o epigraflar beni dinlendiriyor, ruhumdaki sisli kurgunun yolunu açıyor, durumu netleştiriyor ve yaratıcılığımı tetikliyor.
Rûdaw: Teknik açıdan baktığımızda cümlelerin genellikle çok kısa, kesik ve ritmik. Bu bilinçli bir tercih mi yoksa doğal tarzın mı bu? Ayrıca kitapta "İnsanın ömrü boyunca bir acıyla yaşaması güzeldir, bu hiç sevmemekten ve hissetmemekten çok daha iyidir" diyorsun. Edebi üretim acı çekmeden olmaz mı? Acı, kaleminin yakıtı mıdır?
