Thomas Hobbes’un siyaset felsefesine göre yasalar ve anayasalar “ahlaktan” değil, kargaşa ve topyekûn yıkım korkusundan doğar. Japonya da 1947’de bu denkleme boyun eğerek kendi “askeri Leviathan’ını” elleriyle zincirledi ve anahtarını Pasifik Okyanusu’nun derinliklerine attı. Amacı, ABD’nin savunma şemsiyesi ve barışçıl bir anayasanın kendisini doğanın vahşi durumundan korumasıydı.
Ancak Doğu Asya'nın jeopolitik gerçekleri, büyük çıkarlar çatıştığında uluslararası ahlakın sadece bir illüzyon olduğunu kanıtladı.
Bugün Tokyo'nun silah ambargosunu kaldırma, askeri harcamaları tarihi seviyelere çıkarma ve "nükleer barajı" zorlama rotası, sadece basit bir savunma manevrası değil, geçmişin zincirlerine karşı gönüllü bir başkaldırıdır.
Bir zamanlar nükleer ateşle yanan bu devlet, bugün şu acı gerçeğe ulaştı: Eğer kendi "Leviathan'ı" ayağa kalkmazsa, coğrafyanın acımasız hükmüyle yutulacaktır. 1945 barış antlaşması ve 1947 anayasasından sonra silahsız ve çatışmalardan uzak bir devlet olarak tanınan Japonya için 2024 yılı, tarihindeki tehlikeli bir dönüm noktası olarak kaydediliyor.
Tokyo artık sadece "nefsi müdafaadan" bahsetmiyor, Asya kıtasındaki güç dengesini değiştirmek için fiilen adım atıyor.
1. "Barışçıl" dönemin sonu ve askeri bütçede patlama
Eskiden GSYH'sinin (GDP) sadece yüzde 1'ini askeri harcamalara ayıran Japonya, şimdi 2023-2027 yıllarını kapsayan, 320 milyar dolarlık (yaklaşık 43 trilyon yen) dev bir savunma planı açıkladı.
Bu, İkinci Dünya Savaşı'ndan bu yana Japonya’nın en büyük askeri bütçesi ve hedef, harcamaları NATO ülkeleri gibi yüzde 2 seviyesine çıkarmak.
Gözlemciler, "Sanae Takaichi" gibi "Şahin" olarak tanılan siyasetçiler tarafından desteklenen bu radikal silahlanma politikasının, 1945'ten beri süregelen Asya-Pasifik güvenlik mimarisini tamamen çökertebileceğine inanıyor.
2. Nükleer kimliğin değişimi ve kontrol sisteminin bozulması
Çin, Rusya ve Kuzey Kore'nin en büyük endişelerinden biri, Japonya'nın nükleer teknoloji düzeyiyle ilgili. Japonya, Nükleer Silahların Yayılmasını Önleme Antlaşması (NPT) imzacısı olsa da teknik olarak "eşik kapasitesine" sahip bir devlettir.
Elindeki 45 ton ayrıştırılmış plütonyum, teknik raporlara göre 5.000'den fazla nükleer başlık üretmeye yetecek miktardadır. Bu durum Japonya’yı jeopolitikte "sanal nükleer devlet" konumuna sokuyor; yani sadece hızlı bir siyasi kararla nükleer bir güce dönüşebilir.
Ayrıca, Japon parlamentosunda tartışılan "nükleer paylaşım" tezi, ABD nükleer silahlarının Japon topraklarına konuşlandırılması riskini taşıyor ki bu da NPT'nin sonu demektir.
3. Tayvan: Japonya için yalnızlık tuzağı
Japonya, Tayvan'ın egemenliğini kendi güvenliğiyle eşdeğer görüyor. Tayvan'a sadece 110 km uzaklıktaki Yonaguni Adası, herhangi bir Çin müdahalesinde Japonya'yı doğrudan ateş hattına sokuyor. Japon ticaret yollarının yüzde 80'inin Tayvan Boğazı'ndan geçmesi, Tokyo'nun bu konudaki hassasiyetini artırıyor.
Ancak tarafsızlıktan vazgeçip Tayvan’a askeri destek sağlama vurgusu, Tokyo'yu bölgede yalnızlaştırabilir ve çatışma riskini artırabilir.
4. ABD faktörü ve "top yemi" olma riski
Mayıs ayındaki Çin-ABD zirvesinde Donald Trump, Tayvan Boğazı'ndaki olası bir çatışmaya ABD ordusunun doğrudan müdahale etmek istemeyebileceğinin sinyalini verdi.
Bu, Japonya için şu anlama geliyor: Sert bir askeri politika izlerken, büyük müttefiki uzaktan izlerken kendisi "top yemi" durumuna düşebilir. Japonya, Çin ve Kuzey Kore’nin nükleer füzeleri için ilk hedef haline gelirken, ABD’nin koruması sadece kağıt üzerinde kalabilir.
Sonuç
Japonya, 2024'ten itibaren kaderini tayin edecek bir eşikte. Anayasa değişikliği ve nükleer silahlanma hamleleri, on yıllardır Asya-Pasifik'te sönmeye yüz tutmuş barut fıçısını her an ateşleyebilir. Eğer Tokyo bu riskli yolda devam ederse, bedeli 1945'ten beri inşa edilen barış ve refahın kaybı olabilir.


.jpg&w=3840&q=75)
.jpg&w=3840&q=75)