Basra’daki Fav Petrol Terminali’nde görev yapan mühendisler, devasa depolama tanklarının dolup taşmasını ancak petrolü gönderecek hiçbir yerin olmamasını çaresizlik içinde izliyordu. Normal şartlarda Basra Körfezi’nin kuzeyinde uzun kuyruklar oluşturan dev tankerler, günlerdir bölgeye yanaşamıyordu.
Irak ham petrolünün her bir varilinin dünya pazarlarına ulaşması için geçmesi gereken o dar ve stratejik su yolu, Hürmüz Boğazı, artık resmen "tehlikeli savaş bölgesi" ilan edilmişti. Petrol pompaları bir süre daha mekanik bir ritimle çalışmaya devam etti, ancak ardından birer birer sustular.
2026 yılının Mart ayı başlarında Irak’ın güneyindeki petrol sahalarında tekrar eden bu manzara, savaşın Irak ekonomisine yaşattığı acı ve somut gerçeğin en yalın resmidir. Mesele sadece Bağdat Havalimanı’na yönelik dron saldırıları, kıyılardan yükselen dumanlar, diplomatların tahliyesi veya parlamentonun olağanüstü toplantıları değildi.
Irak için bu krizi asıl tanımlayan gerçeklik çok daha sessiz ve derindi: "Petrol durdu." Irak’ta petrol durduğunda, Irak devletinin de kalp atışları durur.
ABD ve İsrail’in İran ile girdiği savaşın birinci ayı geride kalırken, ortaya çıkan istatistikler tablonun vahametini net bir şekilde ortaya koyuyor.
Şubat ayında günlük 3,6 milyon varil petrol ihraç eden ve sadece o ay kendisi ve Kürdistan Bölgesi için 6 milyar dolar gelir elde eden Irak, bugün yalnızca sembolik miktarlarda ihracat yapabiliyor.
Güneydeki terminallerin ihracat kapasitesi %93 oranında geriledi. Günlük petrol geliri yaklaşık 270 milyon dolardan, 30 milyon doların altına düştü. Sadece memur maaşlarını, asker ve emekli ödemelerini ve elektrik maliyetlerini karşılamak için ayda yaklaşık 9 milyar dolara (11,7 trilyon dinar) ihtiyaç duyan bir ülke, şu anda petrol gelirleriyle bu yükümlülüklerinin ondan birini bile karşılayamıyor.
Irak benzer tabloları daha önce de gördü; 2014’teki IŞİD saldırıları ve 2020’deki pandemi kaynaklı petrol fiyatı çöküşü sırasında. Her seferinde bir şekilde ayakta kalmayı başardı ancak Irak’ın mali yapısını mercek altına alan ekonomistler ve karar vericiler, bu kez çok daha karamsar bir gerçeğe işaret ediyor: Irak’ın kronik ekonomik hastalıkları bu defa çok daha tehlikeli bir formda nüksetti.
Çöküşün perde arkasındaki rakamlar
Yaşananların boyutunu kavramak için Uluslararası Para Fonu’nun (IMF) geçtiğimiz Temmuz ayında yayımladığı verilerden yola çıkmak gerekir.
2020 yılında Irak’ın bütçe dengesini koruyabilmesi için petrolün varilini 54 dolardan satması yeterliydi.
2024’te bu "başa baş fiyatı" (Breakeven Price) 84 dolara yükseldi.
2026 yılına gelindiğinde ise çoğu tahmine göre Irak’ın bütçesini dengelemesi için petrol fiyatının 90 doların üzerinde olması gerekiyor. Irak’ın mali defterlerindeki en kritik istatistik olan bu denge fiyatının son altı yıldaki sürekli artışı, savaşla birlikte artık hayati bir alarm seviyesine ulaşmıştır.
Denge fiyatındaki bu artışın nedeni petrol gelirlerinin azalması değildi. Aksine, Irak 2026 başı itibarıyla tarihinin en yüksek üretim seviyelerinden birine sahipti. Sorun, birbirini izleyen hükümetlerin bu ek geliri nereye harcadığıydı.
2023-2025 yılları arasındaki üç yıllık bütçe tasarımı ölümcül bir hata barındırıyordu: Kamu harcamaları %59 oranında artırılmıştı. Bu artışın neredeyse tamamı; emekli maaşları, sosyal yardımlar ve toplam iş gücünün üçte birinden fazlasını barındıran devasa kamu sektörünün maaşları gibi "cari harcamalara" tahsis edildi. Irak hükümeti, petrol piyasasının her zaman garanti edemediği yüksek gelirlere bağımlı hale getirilmişti.
İran savaşı patlak vermeden hemen önce, uluslararası kredi derecelendirme kuruluşu Fitch Ratings, Irak’ın 2026 ve 2027 bütçe açığının GSYH’ye oranla %8,8’e ulaşacağını öngörmüştü. Bu analize göre kamu harcamaları GSYH’nin %46,4’üne ulaşırken, gelirler %38,4’te kalıyordu.
Bu, yapısal bir reform olmadan hiçbir petrol fiyatı artışıyla kapatılamayacak yapısal bir boşluktu. Finansal terimlerle ifade etmek gerekirse; Irak zaten kendini dar bir köşeye sıkıştırmıştı, savaş sadece kapıyı üzerine kilitledi.
Buradaki paradoks şudur: Savaşın başlamasıyla birlikte Brent petrolün varil fiyatı 100 doların üzerine çıkmış, hatta 120 dolara kadar tırmanmıştır. Normal şartlarda bu fiyatlar Irak için "rahmet yağmuru" gibi olmalıydı; hükümet tüm borçlarını ödeyebilir ve rekor gelirler elde edebilirdi. Ancak Irak bu gelire erişemiyor. Zira 100 dolara alıcı bulabilecek o petrol, dolu depolarda hapsolmuş durumda ve çıkış yolu yok. Satamadığınız bir malın fiyatının ne kadar yüksek olduğunun hiçbir önemi yoktur. Irak şu an büyük bir servete sahip olup, bu servete geçici ama felaketvari bir şekilde erişememe paradoksuyla karşı karşıyadır.
Savaşın sadece ilk ayındaki kayıplar incelendiğinde, ortaya çıkan tablo yaklaşık 9 milyar dolarlık bir zarara işaret ediyor:
Petrol geliri kaybı: Irak, sadece 30 günde 6,4 ile 7,1 milyar dolar arasında petrol geliri kaybetti.
Petrol dışı kayıplar: Havacılık ve nakliye sektörleri 120-200 milyon dolar zarar görürken; doğrudan yabancı yatırımların (FDI) durması ekonomiye 450 milyon dolarlık bir darbe vurdu.
Altyapı ve saldırılar: Rumeyla ve Batı Kurna gibi dev sahalardaki doğrudan hasar ve petrol tankerlerine yönelik saldırılar Irak’a yaklaşık 500 milyon dolarlık ek maliyet çıkardı.
Toplam etki: Bir aylık savaş sürecinde toplam ekonomik kayıp 7,27 ile 8,71 milyar dolar arasında tahmin edilmektedir.
Bir boru hattı neyi değiştirir?
Tüm Irak petrolü devre dışı kalmış değil. Mart ayının üçüncü haftasında Kürdistan Bölgesi Hükümeti, Kerkük petrolünün Kürdistan boru hattı üzerinden Türkiye’nin Ceyhan Limanı’na taşınmasına onay verdi. İhracat miktarı günlük 250 bin varile ulaştı. Bu, her ne kadar ince olsa da bir "can simidi" niteliğindedir.
Kürdistan Bölgesi boru hattı, birkaç gün içinde tüm Irak’ın en stratejik enerji altyapısı haline geldi. Varil başına 95-100 dolar üzerinden, günlük 250 bin varil, Irak hükümetine aylık yaklaşık 700-750 milyon dolar gelir sağlar. Bu rakam, aylık 9 milyar dolarlık yükümlülüğün sadece %8’ine denk geliyor. Devleti yönetmek için kuşkusuz yeterli değil, ancak küresel piyasalara ve alacaklılara "Irak’ın hala bir çıkış kapısı var" mesajını vermesi açısından kritiktir.
