Bitmek bilmeyen bu yol, Germiyanlı yegâne sağ kalan Hasan ile Halepçeli Ali Arif'in Irak'ın güneyindeki ıssız ve ürkütücü çöllere yaptığı eşi benzeri görülmemiş, yürek burkan yolculuğuna tanıklık ediyor. Bu, 38 yıl aradan sonra, Baas rejiminin vahşetinin ve o korkunç mirasının bugüne dek ayakta kalan en bariz kanıtı olan o kaleye bir mesaj ulaştırma yolculuğu. Mesaj, iç rahatlatıcı ve kısa bir cümleden ibaret: "Baba, Acac'ın sonunu kendi gözlerimle gördüm."
Bağdat ile Semawe arasındaki Beledruz yakınlarına varana kadar, Ali'nin otobüsün penceresinden dışarı bakarken ne kadar acı bir hatıraya daldığını anlamamıştım. Şöyle anlattı:
"Tam burada, susuzluktan takati kesilen küçük bir Halepçeli kızın ağlaması üzerine otobüsümüz durdu. Kız dört yaşındaydı, adı Bahar Fahreddin'di. Bir yudum su istiyordu. Subay ona 'Aşağı gel de sana su vereyim' dedi. Ancak kısa bir süre sonra subay, küçük kız olmadan otobüse geri döndü ve şoföre hareket etmesini söyledi. O ıssız yol kenarında o zavallı çocuğa ne yaptığını kimse bilemedi! Onu öldürdü mü, yoksa köpekler ve vahşi hayvanlar parçalasın diye canlı canlı orada mı bıraktı!"
Baas'ın ölüm fabrikası, Kürdistan'daki her evi yürek yakan bir hikayenin durağına çevirdi ve bu acı, bitkin yüzlerde dalga dalga okunuyor. Bu uçsuz bucaksız, dikenli ve kurak coğrafyada ıslaklık namına tek şey sadece kafilemizin gözlerinde görülüyor. Burası Irak'ın Arap nüfuslu güneyi, ancak hala bu topraklarda gömülü olanların çoğunluğunu Kürtler oluşturuyor!
Tüm ailesini kaybeden, Enfal'den sağ kurtulan tek kişi olan Hasan Ali Hacı, 8 yaşındaki çocuğunu da yanında getirmiş: "Babasının, ninesinin, amcasının ve halalarının ne kadar büyük bir trajedi ve zillet içinde can verdiklerini görmesini istiyorum."
Akşam karanlığı çökerken kafile Semawe şehrine ulaştı ve bu yorucu yolculuğun ardından dinlenmek üzere Mehdi Mahallesi'ndeki bir Hüseyniye'de konakladı. Çünkü ölüm kalesine (Nugra Salman Hapishanesi'ne) varmak için önlerinde hala iki saatten fazla bir yol vardı. Kurban yakınlarından Dara Aziz'in, onları karşılamaya gelen Semawe Valisi'ne yönelik acılı talebi oldukça dikkat çekiciydi: "Lütfen çiftçilerinize söyleyin, o bölgeyi tarım için sürmesinler. Orası tamamen bizim insanlarımızın kemikleriyle dolu ve onların kemikleri üzerinde hiçbir şey yeşermez!"
Güney Kürdistan'ın farklı bölgelerinden gelen yaklaşık 300 kurban yakını ve Enfal mağduru, bir an önce yola koyulabilmek için yüreklerinde büyük bir hasretle gecenin geçmesini bekliyordu.
Sürgün ve Kum Fırtınası
Nisan 1988'in başlarında, Irak'ın eski iktidarı Baas rejimi, bir ulusu kendi topraklarında, kendi vatanında yok etmeyi amaçlayan kanlı ve korkunç bir süreci uygulamaya koydu ve bu sürece "Enfal" adını verdi. 180 bin sivil ve masum Kürt'ün hayatı, yirminci yüzyılın Yahudi Soykırımı'ndan sonra gördüğü bu en vahşi katliamın kurbanı oldu.
Bu kitlesel kıyım makinesi, buraya çok daha korkunç bir başlangıç yaparak ulaşmıştı. Çünkü sadece bir ay önce Ali Arif'in memleketi Halepçe kimyasal gazlarla yerle bir edilmiş, 5 binden fazla insan şehit olmuş ve binlercesi yollara düşmüştü. İşte Ali de, 17 yaşındayken hardal ve siyanür gazının etkilerini vücudunda kısmen taşıyarak ailesiyle birlikte bu uçsuz bucaksız çöllere sürgün edilenlerden biriydi.
Dilşad Ahmed, Kelar yakınlarındaki "Kuri Çaya" köyündendi. Bu köyden 56 kişi Enfal'de kaybedilmişti ve Allah'tan başka hiç kimse, onların toplu mezarlarını geride mi bıraktık, yoksa hala önümüzde bir yerlerde mi, bilmiyor. Dilşad ayağa kalktı ve yol arkadaşlarına dönerek şöyle dedi: "Bir hafta önce Acac belası bu kederli yüreklerimizin yakasından düştü (öldü), ancak Cuma hutbesinde tek bir din adamının bile çıkıp halka gerçekte neler yaşandığını anlattığını duymadım!"
Dilşad, iyi bir Kürt olarak kalmak istiyor ve Kürtlüğünün hikayesine yürekten bağlı; bu yüzden insanlardan, gelecek yolculuklarda tıpkı kendisi gibi çocuklarını da yanlarında getirmelerini istedi. Böylece yeni nesiller kendi kökleri üzerinde yeşerebilecekti. Sonra yumuşak bir ses tonuyla sordu: "Komşumuz Hama Ali Amca'nın burada nasıl can verdiğini biliyor musunuz?" Yüreği parçalanmış bir halde arabanın camının perdesini araladı, gözlerini dışarıya dikerek şöyle dedi:
"Enfal sırasında kızlarından biri kaybolmuştu ve bu Nugra Salman'da hep onu bulmayı bekliyordu. İçinde yanan bir ateş vardı; bir gün çaresizce, 'Acaba şimdi hangi Arabın elinde esirdir?' diye mırıldandı. O hasretle bir gece Nugra Salman'da hayata gözlerini yumdu. Hama Ali Amca'nın poşusunu bir köpeğin önünde düşmüş halde gördüm!"
Nugra Salman'a yarım saat kala arabalar toprak bir yola girerek Tel Şeyh bölgesine yöneldi. Burası, o sonsuz çölün bir parçasıydı ve içinde hem kazılıp açılmış hem de hala Irak'ın o umursamaz devletinin bir adım atmasını bekleyen çok sayıda toplu mezar barındırıyordu.
Tel Şeyh'in o uzun yolu, kendi köylerinden zorla askeri kamyonlara bindirilip ölüm çukurlarına götürülen binlerce Kürdün hayattaki son güzergahıydı. İşaretler, bunların daha yoldayken ailelerinden ayrılıp kurşuna dizilen ve toprağın altına gömülen Kürt gençleri olduğunu gösteriyordu.
Güney Kürdistan'ın en son sınır noktasından, Enfal toplu mezarlarının en yoğun bulunduğu Semave vilayetindeki Tel Şeyh çölüne kadar tam 715 kilometre var. Yol boyunca gökyüzü ve çöl kumundan başka hiçbir şey görünmüyor.
Suad Faris'in ağlayışı ve feryadı, o kurak ovayı ve masmavi gökyüzünü kaplamış durumda. Avucundaki o bir avuç toprağa bakıp da içi titremeyecek kimse var mıdır? Kendi kendime soruyorum: Bu kadın neden saydığı her isimle birlikte, o yara gibi açılmış çukurdan yüzüne doğru yeni bir avuç toprak kaldırıyor? 15 isim ve 15 avuç toprak... Bunlar kız kardeşleri ve yeğenleriydi; hepsinden geriye sadece bir meçhul kaldı. Bu topraklar, Kürt anne ve babaların dudaklarından en çok öpücük alan yerdir! Neden biliyor musunuz? Çünkü onlar kayıp mezarların peşinde pervanedirler ve bir damla teselli bulabilmek için her yeri öpmeye mecburdurlar.
Tarih boyunca Kürtler yurtlarından hiç bu kadar uzağa savrulmamıştı! Başka bir kadının üzerine kapandığı o toplu mezar; iş makineleriyle 17 metre uzunluğunda, beş metre genişliğinde ve bir metre derinliğinde kazılmıştı. 30 metre ilerisinde ise 2019 yılında açılan ve içinden Enfal'de katledilmiş 172 kadın ve çocuğun kalıntılarının çıkarıldığı başka bir mezar daha var.
Fakat Bahtiyar Rauf bana orada yaklaşık 80 toplu mezarın daha bulunduğunu söyledi. Geçtiğimiz yıl açılan bir mezardan 154 buçuk ceset kalıntısı çıkmış! Şaşkınlıkla soruyorum: "Buçuk mu!?" O da sadece birkaç kemiğin bulunduğunu, diğer yarısının bulunamadığını söylüyor ve ekliyor: "Onlar o zamandan beri Bağdat Adli Tıp Kurumu'nda ve kimlik tespitleri bir türlü sonuçlandırılamıyor. Bağdatlı yetkililer de 'Bunların kimlik tespiti yapılmadan başka mezar açmayacağız, çünkü başka kemikleri koyacak yerimiz yok' diyorlar."
Bahtiyar'ın kendisi de Süleymaniye'nin Kelar ilçesine bağlı Küçük Tileko köyünden. (Aslında Kerkük vilayetine bağlıydı, ancak Baas rejimi Kerkük'ü Araplaştırmak için orayı Süleymaniye'ye bağladı). Bahtiyar Rauf'un 28 yakın akrabası Enfal'de kurban gitmiş: "Bu mezarlar açılmalı ve ait oldukları topraklara geri götürülmeliler. Çünkü onlar bu çölün yabancılığına, bu gurbete dayanamazlar."
Eğer Irak'taki Kürt toplu mezarlarının coğrafi dağılım haritasına bakarsanız, Baas'ın Kürtlere karşı uyguladığı vahşeti daha iyi anlarsınız. Bugüne kadar Semawe, Necef, Selahaddin gibi bölgelerin çöllerinde toplu mezarlarda kemikler bulundu. Şimdi bir düşünün; Kürt kurbanların yakınları, sökülüp atılmış köklerinin peşinde Irak'ın bu kurak, çorak ve dikenli topraklarını sürekli arşınlamak zorundalar.
Ölüm kalesinin o uğursuz silüeti ufukta belirir belirmez, 73 yaşındaki Ahmed Hama Salih'in 6 Nisan 2012'de bana anlattığı yere bir an önce ulaşmak istedim. Ölümün, Acac'ın o solgun ve korkmuş yüzünü görmekten mahrum bıraktığı bu adama, hikayemde "Çölün Mezarcısı" adını vermiştim. Çünkü o, açlık ve susuzluktan ölen 50 çocuğun bedenini, köpeklerin gözlerinden saklayıp kendi elleriyle toprağa vermişti.
