Bizi kimsesizliğin vurdu, yetimliğin yaraladı, ölümün parçaladı. Gittin ve her birimizi bir yerlere savurdun. Gittin ve dikişleri yırtılmış kıyametleri başucumuzda bıraktın. Gittin ve bir daha hiçbir şeyin eskisi gibi olamayacağı gerçeğiyle yüzleştirdin bizi.
Sen kendi göğünde sürüsünü arayan yaralı bir kuştun, bizse kendi karanlığında yol alan, başı sonu olmayan bir kervan. Düşüp kalkıyorduk ve her seferinde biraz daha birbirimizden kopuyor, uzaklaşıyorduk. Bedenin Bordeaux’daydı, ruhun ise Adıyaman’da. Kalbin Bordeaux’nun kaldırımlarında atıyordu, nefesin Adıyaman’ın tozlu yollarında can çekişiyordu. Dilovan’dın sen, ebediyen şarkısı yarım kalacak olan.
Sağır sultanlar duymuştu parçalanmışlığını, bizse gölgede hayat oyunlarını oynuyorduk, vicdanlarımızı susturmak için. Rahat durmuyordu vicdanımız. Göz bebeklerinde uçuşan güvercinler, gözlerimizin önünden gitmiyordu. Suçluyduk sana sahip çıkmadığımız için, ruhunun göğe bakan tarafını boş bıraktığımız için, ellerini tutup sımsıkı tutmadığımız için.
Bordeaux ile Adıyaman arasında bir başka ölüyorduk. Cenazenin başında gidip gelenleri tanımıyorduk. Paris uzak ve kirli bir düştü, düşmüştü yakamızdan. Ekmeğimiz az ve imkânsızdı. Annen, şehrin öteki yakasından yaşama asılmıştı ya da hayatın dışına atılmıştı.
Elimizi attığımız her şey kalbimize batıyordu. Yaşanmayan her hatıra bir diken olup ruhumuzu kanırtıyordu. Çoktan merhamet kuşlarından umudumuzu kesmiştik. Mavi bulutlar küsmüştü göğümüze. Atlasın en karanlık noktalarını mesken tutmuştuk. Alnındaki melekler tebessüm edip duruyordu. Yüzün gözlerimizin önünden gitmiyordu.
Bordeaux ile Adıyaman arasında bir başka ölüyorduk, bir başka can çekişiyorduk, bir başka hesaba çekiliyorduk. Hikâyen yarım kalmıştı. Vakti gelince herkes alıp başını gidecekti. Ölümün hükmetmediği vicdan kalmayacaktı. Tebessümün sonsuza dek içimizi kanatacaktı. Vicdanlar kan revan olacaktı. Fatma’nın zemzem suyu bile derdimize derman olamayacaktı.
Elimiz böğrümüzde kalmıştı. Emanete ihanet etmiştik. Yaratıcının sözünü zayi etmiştik. Bordeaux ile Adıyaman arasında kalakalmıştık. Gidecek yerimiz çok olmasına rağmen sığınacak hiçbir yer bulamamıştık. Öylece açıkta, kıyametin dişlerinin arasında kalakalmıştık. Bordeaux ile Adıyaman arasında çuvallamıştık; kendimize, sadece kendimize ya da doyumsuz nefsimize yenilmiştik.
Bordeaux’nun ötesi zerresine kadar cehennemdi, Adıyaman’ın gerisi tepeden tırnağa zindan. Kimse bizi azat etmeyecekti. Ölümün karabasan olup çökmüştü, kendine yetmeyen hayatlarımızın üstüne. Ölümün zifiri karanlık olup kuşatmıştı bizi dört bir yandan. Ölümün katrandan elbise olup oturmuştu bedenimize. Ölümün her yerde bizi bekliyordu. Görmüştük ve teslim olmuştuk. Dilovan’dın sen, her daim yüreğimizi kanatacak olan.
Bir defa gelmiştin, bir daha da nasip olmamıştı gelmek. Oysa çok istemiştin ruhunun göğe bakan tarafını son bir defa kendi gözlerinle görmeyi. Tapulu ihanetlere yazılmıştı ölüm fermanın. Kırılmıştı kaderinin kalemi, ebediyen yarım kalacaktı hikâyen. Hep bir başkasının gölgesinde büyüyecekti ellerin, gözbebeklerin, yüreğin ve hesap sorucu bakışların. Yarım kalacaktı insanlığımız.
Rahman’ın huzuruna varamayacaktık alnımızın akıyla. Ölümün aramıza girmişti. Cesedin sınırlar çizmişti. Yerdeki kanın lanet halkası olup ayaklarımıza dolanmıştı. Ölümün, sonsuz kimsesizliğin. Cesedin, ebediyen yarım kalacak olan bir hikâyenin soğuk mührü. Kanın, Bordeaux ile Adıyaman arasında berhava olmuş bir gençliğin çığlığı.
