Yavuz Sultan Selim ile Şah İsmail arasındaki İran-Osmanlı savaşı sürecinde Osmanlı İmparatorluğu, Şah İsmail taraftarlığı bahanesiyle kitleleri katletmiştir; bu eylemlerin faili İdrîs-i Bidlîsî değildir.
Bugün sürekli saldırıya uğrayan ve katledilen İran Şialarını, Pakistan Şialarını, Afganistan Şialarını ya da 1980’li yıllarda Kürd oldukları için katledilen ve sürülen 100 bin Feyli Kürd Şia’yı "Aleviler katlediliyor" diyerek anıyor musunuz? Hayır; İdrîs-i Bidlîsî adını anarak Kürdistan düşmanlığı yapan Kemalist aydın bildirileri bunları ne anar ne de hatırlar. Yapılanın Kürdistan düşmanlığı merkezli bir hareket sistemi olduğunu, bu soruya verilecek cevaplardan da anlıyoruz.
Oysa biz, İran’daki Şii katliamlarını protesto ediyoruz. Siz bu katliamları protesto edebiliyor musunuz? Dersim, Koçgiri ve Zilan katliamlarının bizzat Mustafa Kemal hükümeti tarafından gerçekleştirildiğini bir bildiriyle protesto edebilir misiniz? Hayır, yapamazsınız. Demek ki bu hareketlilik, İdrîs-i Bidlîsî üzerinden geliştirilen bir Şii dostluğu değil, aksine bir Kürdistan düşmanlığıdır.
İdrîs-i Bidlîsî döneminde Yavuz Sultan Selim, Bidlîsî’yi Kürdistan’ı bir mirlikler birliği çatısı altında bir araya getirmesi ve Osmanlı ile bu temelde bir ilişki kurması için görevlendirmiştir. Ancak İdrîs-i Bidlîsî’nin büyük uğraşlarına rağmen Kürd mirlikleri bir araya gelememiştir. Bidlîsî bu durumu merkeze bildirdiğinde; merkezin kararı ve Bidlîsî’nin diplomatik-entelektüel çabaları sonucunda, Kürd mirliklerinin ayrı ayrı doğrudan merkeze bağlanması gündeme gelmiştir.
Bunun dışında İdrîs-i Bidlîsî’nin katliamlar konusunda herhangi bir rolü yoktur. Aynı dönemde Şah İsmail, bilindiği üzere Maraş’a kadar olan bölgeyi kontrol ediyordu. Sayıları onu bulan Kürd mirini ve temsilcisini diplomatik görüşme için davet eden Şah İsmail’in, bu mirleri katlettiği veya uzun süre zindanlarda tuttuğu tarihi kaynaklarda sabittir. Bu mantıkla bakılırsa Kürdlerin de bu olay üzerinden bir "Kürd Alevi düşmanlığı" geliştirmesi gerekirdi; oysa bilindiği gibi bu konuda herhangi bir nefret söylemi veya karmaşa oluşmamıştır.
İşin en trajik yanı ise; İdrîs-i Bidlîsî üzerinden Kürd, Kürdistan ve Kürd Alevi düşmanlığı yapanların Caferiliği, Şia’yı, İsmailîliği veya Afganistan-Pakistan Şiiliğini Alevilikten saymamaları ve kendilerini bu dairenin dışında görmeleridir. Buna rağmen, Şah İsmail-Osmanlı savaşlarındaki rolü kesinlikle sınırlı olan İdrîs-i Bidlîsî üzerinden Kürd Alevi düşmanlığı yapmak; tamamen psikolojik bir harekatın, resmi ideolojinin tarihsel manipülasyon ve asimilasyon politikalarının bir sonucudur. Yanlış bilinen tarih üzerinden İdrîs-i Bidlîsî’ye saldırılması, Kürd ve Kürdistan düşmanlığından kaynaklanmaktadır. Bu durumun tarihsel referansları olmamasına rağmen, resmi ideoloji tarafından Kürd düşmanlığını körüklemek ve istenildiği zaman iç siyasi fırsatlar için kullanmak amacıyla kurgulandığı görülmelidir.
Dikkat edilirse İdrîs-i Bidlîsî düşmanlığı sadece "sözde" Kürd Alevileri tarafından yapılmaktadır. Batı Alevileri, Türk Alevileri veya diğer bölge Alevileri bu konuda herhangi bir yazı veya söylem geliştirmemektedir. İdrîs-i Bidlîsî, alim bir Kürd miridir. Kürdistan’daki en küçük mirliklerden birinin başındadır ve 1500’lü yıllarda bu mirliğin askeri gücü oldukça sınırlıdır.
Öyle ki, Yavuz Sultan Selim’in İran şahlarıyla yaptığı savaşlarda bölgeden geçişi sırasında bahsi geçen o katliamlar devlet eliyle gerçekleştirilmiştir. Biz her türlü katliama kesinlikle karşıyız. Alevi ya da Sünni, herhangi bir Kürdün öldürülmesini kesinlikle savunmuyoruz; bir canın kaybı bile fazladır. Fakat konu bu değildir; konu, Osmanlı sisteminin Şah İsmail ile girdiği stratejik toprak kavgasında katledilen Şiileri, sınırlı güce sahip entelektüel bir Kürd diplomatı olan İdrîs-i Bidlîsî üzerinden yorumlamanın yanlışlığıdır.
Bunun, merkezden yönlendirilen bir Kürdistan düşmanlığı üzerinden yürütüldüğünü düşünüyoruz. Bu tutumu, Fuat Köprülü’nün, İttihat Terakki’nin son yıllarının ve Cumhuriyet’in ilk yıllarının "Kürd Alevilerini önce Bektaşileştirme, sonra Sünnileştirme ve nihayetinde Türkleştirme" operasyonunun bir devamı olarak görmek gerekir. Tekrar vurgulamak gerekir ki Feyli Kürdler de Şiidir ve 1980’li yıllarda İran ile Irak tarafından 100 binlere varan bir katliama uğramışlardır.
Şii oldukları için Afganistan ve Pakistan’da her gün katledilen insanlar varken; resmi ideoloji uzantılarının bu konuda tek cümle kurmayıp her fırsatta İdrîs-i Bidlîsî’yi gündeme getirerek Alevi düşmanlığı üzerinden yorum yapmaları, tespitlerimizi doğrulamaktadır. Son dönemde Suriye Alevileri üzerinden yapılmak istenen de aynıdır. Biz Suriye Alevilerinin katliamına karşıyız ve yanlarındayız; ancak bu durumun bile dönem dönem Kürdlere saldırmak için bir araç olarak kullanıldığını görmekteyiz.
Buradan anlaşılması gereken; Kürd Alevilerinin Kemalist düşünce kalıplarından hareketle, Kürd ve Kürdistan düşmanlığını derinleştirmek, Kürd Alevilerini Türkleştirerek tarihsel kodlarından uzaklaştırmak amacıyla bu tartışmaların merkezden yönetildiğidir. İdrîs-i Bidlîsî gibi tarihsel figürlerin birincil kaynaklar üzerinden yeniden okunması elzemdir. Ancak bu sayede tarihsel gerçekler ve yargılar yerli yerine oturmuş olacaktır.
Konuya dair tarihçi Doç. Dr. Yalçın Çakmak’ın tespitlerine yer vererek bitirelim:
“Malum olduğu üzere, Türkiye’de de tarih, bilhassa kimlik siyasetinde, meşruiyet sağlamak açısından önemli bir koçbaşı işlevi görüyor ya da gördürülüyor. Ayrıca bir padişahın kendi mülkü olmayan toprakların idarecilerine fermanlar gönderip Kızılbaşların katlini emretmesi de zaten söz konusu olamazdı. İdrîs-i Bitlisî'ye atfedilen bazı yaygın suçlamaların ve 'Kızılbaş katliamı' iddialarının gerçeği yansıtmadığını, ana sorumlunun Yavuz Sultan Selim olduğunu ifade etmiştir. İdrîs-i Bitlisî hakkında, 16. yüzyıldaki Alevi-Kızılbaş olaylarında Bitlisî'nin doğrudan bir katliam faili olmadığını, bu olayların ve kararların sorumluluğunun Yavuz Sultan Selim'e ait olduğunu belirtmektedir. Sıklıkla bahse konu olan Kızılbaşların katledilmesi, Çaldıran Savaşı yani 1514 öncesidir. Coğrafya, Osmanlı toprakları olup burası da Çaldıran yani 1514 sonrası giderek Osmanlı egemenliğine geçen Kürd topraklarını kapsamaz. 'Bidlîsî’nin ve dolayısıyla Kürdlerin Kızılbaş katili olduğu' ifadesi tamamen bir yanılsamadan ibaret. Anladığımız kadarıyla Alevilerin İdrîs-i Bidlîsî’ye dair ilk tanışıklıkları ya da 'ilk keşifleri', Hicabi Kırlangıç’ın 1995 yılında tamamladığı 'İdrîs-i Bitlisi, Selim Şah-name' başlıklı doktora tezinin 2000’lerin başında Kültür Bakanlığı’nca kitaplaştırılmasına denk düşer. O halde hem Bidlîsî’nin hem de Kürdlerin bahse konu 'Kızılbaş katli' meselesindeki dahline dair tarihsel bir belge ya da tanıklık var mı? diye sorduğumuzda buna 'evet' diye bir yanıt vermemiz mümkün değil!”
Notlar, Kaynaklar ve Alıntılar:
- Yalçın Çakmak, "Katliam, Hıyanet, Mübalağa, Kahramanlık: İdrîs-i Bidlîsî Tartışmaları", Birikim Dergisi, 27 Nisan 2023.
- İdrîs-i Bidlîsî, Selim Şâh-Nâme, haz. Hicabi Kırlangıç, Hece Yayınları, Ankara, 2016.
- Vural Genç, “Şah ile Sultan Arasında Bir Acem Bürokratı: İdrîs-i Bidlîsî’nin Şah İsmail’in Himayesine Girme Çabası”, Osmanlı Araştırmaları / The Journal of Ottoman Studies, XLVI (2015), s. 43-75.
(Yazılar, yazarların görüşlerini yansıtmaktadır. Rûdaw Medya Grubu'nun kurumsal bakış açısıyla örtüşebilir ya da örtüşmeyebilir)



