Kimi kentler büyüler insanı; hele insanın geçmişini, geleceğini öğrenmek istiyorsan ve insanlığın medeniyet serüvenini merak ediyorsan bir büyüye kapılırsın. Hewlêr (Erbil) de öyle bir şehir işte; ayak bastığın anda toprağın altından yükselen binlerce yıllık fısıltılar kulaklarına doluşur. Yaşadığı tüm uygarlık serüvenini katman katman antik mimarisinden anlarsın.
Erbil Kalesi'nin taç gibi oturduğu tepeden aşağı bakarken zaman dalga dalga açılır önünde: Med krallarının sessiz ihtişamı, Part atlılarının tozu, çarşılarının baharat kokusu… Her taş bir çağın izini taşır; her sokak, unutulmuş bir destanın yarım kalmış masalıdır. Güneş batarken kale duvarları kızıl bir ateş gibi parıldar; sanki şehir sana der ki: "Ben buradayım, ayaktayım; senin Kürtlük köklerin de benim içimde saklı." O anda kalbin bu kadim toprakla aynı ritimde atmaya başlar; geçmişle gelecek arasında ince bir ipek gibi gerilmiş bir köprüde yürürsün.
Hewlêr, yalnızca bir Kürtlük merkezi, hatta beşiği olan coğrafya parçası değildir; o, insanın kendi hikâyesini yeniden hatırladığı büyülü bir aynadır. Güney Kürdistan federasyon olduktan sonra kentin tarihi mekanları aslına uygun korunurken genişlemesi modern mimari olarak gelişmiş; gökdelenlerin adeta fışkırdığını görürsünüz.
Doğrusu başka ülkeler gibi Güney Kürdistan hakkında bir ön araştırmaya ihtiyaç duymadım çünkü gazetecilik yıllarım boyunca neredeyse siyasal ve sosyal haberlerini her gün okuyordum. 1991 yılında Körfez Savaşı sonrası Kürt ayaklanması ve Irak ordusunun bölgeden çekilmesiyle de facto (fiili) bağımsız bir yönetim oluştu.
1992'de ilk bölgesel parlamento seçimleri yapıldı ve Kürdistan Bölgesel Yönetimi fiilen kuruldu.
2005 yılında yeni Irak Anayasası ile özerk statü resmen tanındı ve federal bir bölge olarak tanımlandı. Bu, günümüzdeki yasal temelini oluşturur. Ben bu süreden on yıl sonra gidiyordum bölgeye.
Bölge, kendi parlamentosu, hükümeti, ordusu (Peşmerge) ve bayrağına sahip olup Irak'ın federal yapısı içinde geniş özerk yetkilere sahip olmuştu. Resmi olarak bağımsız bir devlet değildi ancak bazı kaynaklarda "Güney Kürdistan Federe Devleti" gibi ifadeler de kullanılır. Bir yazı dizisi ile duygu ve düşüncelerimi yazmalıydım. O kadar çok etkilendim ki düşüncelerime torpil katmadan gerçekleri yazmalıydım fakat duygularım dizginsizdi.
Uluslararası Erbil Havalimanı'na iniş yaptığımda, pistin hemen ötesinde dalgalanan Kürdistan bayraklarını görmek ve gümrükte Kürtçe konuşan memurlarla karşılaşmak, daha önce özgür bir Kürt toprağına ayak basmamış biri için gerçekten tarif edilemez bir duyguydu. İçimde hem bir coşku hem de derin bir huzur vardı.
Dostlarım beni çiçeklerle karşılamıştı. Ardından Kürt mutfağının en güzel lezzetleriyle donatılmış bir sofra kuruldu; sanat ve siyaset üzerine saatlerce bitmeyen, doyurucu sohbetler eşlik etti o akşama.
Ertesi sabah, ısrarlara rağmen kahvaltıyı takiben kendimi dışarı attım. Yaz sıcağına aldırmadan, merakla beklediğim kenti dolaşmaya başladım. Tarihi sokakları adeta bir divane gibi gezdikten sonra, restorasyon çalışmaları devam eden Erbil Kalesi'ne çıktım. Qelay Hewlêr olarak bilinen bu antik tepe yerleşimi, Kürdistan'ın başkenti Erbil'in tam kalbinde yer alıyor.
Dünyanın en eski sürekli yaşanmış yerlerinden biri kabul ediliyor; tarihi MÖ 5. bin yıla kadar uzanıyor. Arkeolojik buluntular Kalkolitik, Ubaid ve Uruk dönemlerine ait izler taşıyor. Antik metinlerde Arbela ya da Urbilum adıyla anılan kale, Sümerler, Akadlar ve Babilliler gibi pek çok uygarlığa ev sahipliği yapmış.
Orta Çağ'da ise bağımsız bir şehir devleti olarak tarihteki yerini almış. 2007'de restorasyon için özel bir komisyon kurulmuş, kale içindeki aileler başka yerlere taşınarak yenileme çalışmaları başlatılmış. 2014'te ise UNESCO Dünya Mirası Listesi'ne alınmış. Kale, katman katman birikmiş yerleşimlerden oluşuyor; her nesil önceki yapıların üzerine yenilerini eklemiş.
Oval bir tepe üzerinde yükselen bu yapı, deniz seviyesinden yaklaşık 415 metre yükseklikte. Tepedeki yerleşim alanı küçük bir köy büyüklüğünde, yaklaşık 10 dönüm. Dar ve labirent gibi sokakları, geleneksel avlulu evleri, hamamı, camisi ve müzeleriyle dikkat çekiyor. Bugün çoğu ev restore edilmiş durumda; Kürt Tekstil Müzesi ile Taş ve Mücevher Müzesi gibi mekanlar ziyaretçilere açık. Bu kale, binlerce yıldır kesintisiz yaşanmasıyla gerçekten benzersiz. NASA bile dünyanın en eski sürekli yerleşimlerinden biri olarak tanımlamış. Altında hâlâ kazılmayı bekleyen arkeolojik katmanlar yatıyor. Hewlêr Kalesi, Erbil'in en önemli sembolü; zirvesinden bakıldığında ise şehrin büyüleyici panoraması ayaklarının altına seriliyor.
Yıl 2015'ti; karanlık bir dalganın Kürtlerin üstüne geldiği zamanlardı...
IŞİD'in vahşiliği, kara yüzleri kara bayraklarıyla Irak'ın çorak topraklarında ve Rojava'nın direnişe hazır ovalarında Kürt halkının üzerine sürülmüştü. Bir akıl IŞİD'i Kürtlere yönlendirmişti. Saldırılar bir sel gibi akın ediyor, umutları yutmaya çalışıyordu. İkinci gün, bugünkü DEM'in atası sayılan BDP'nin Hewlêr temsilciliğine bir nezaket ziyareti yapmam gerekti. Taksiye atlayıp yol aldım; IŞİD'in saldırı günleriydi, silahsızdım, IŞİD esir aldığı Kürtlerin kafasını kesiyordu, kalp atışlarım yolun tozlu ritmine karışmıştı.
Beni karşılayanlar, deneyimli siyasetçi Cemal Coşkun ve sorumlu Şilan'dı; gözlerinde yılların yorgunluğu ama ruhları dinç, moralli ve umutluydular... Bina, büyükçe üç katlı bir villaydı; bahçe duvarları kısmen ama güvenlik için yeterli yükseklikte değildi. Hewlêr'de yaşayan Kürtler ve Türkiye'den gelen Kürt ve gazetecilerin uğrak yeriydi.
Şengal'e gönderilen yardımlar burada toplanır, umuda dönüşürdü. Konukseverlikleri bir bahar yağmuru gibi içimi ıslattı; sıcak çaylar, samimi sohbetler... Bahçede oturan otuz kadar insanımız, IŞİD'in korkunç saldırıları ve ona karşı verilen destansı mücadeleyi tartışıyordu. Sözler rüzgârda uçuşan yapraklar gibi dağılıyor ama kökleri derinlerdeydi. Aklıma ilk gelen, bahçe duvarlarının alçaklığı oldu; ciddi bir güvenlik açığıydı. Cemal Coşkun'a anlattım kaygımı.
O, yüksek binaları işaret ederek gülümsedi: "Biz burayı kiralarken mahalle yetkilileri ziyarete geldi. 'Merak etmeyin,' dediler, 'güvenliğinizden biz sorumluyuz; gözümüz gece gündüz üzerinizde, rahat olun.' Ne yazık ki PKK'nin yazılı-sözlü eylemleri ve zamanla gerçekleşen saldırılar bu bağları zayıflattı, kardeşlik ipini inceltti.
Cemal, dün gece önce Mahmur Kampı'nın IŞİD tarafından baskına uğradığını ama kısa sürede püskürtüldüğünü anlattı. Ziyaret ve dayanışma amacıyla iki araçla gidileceğini söyleyince beni de davet ettiler; yüreğim kabardı. Cemal Coşkun, Milletvekili Erol Dora, Gülser Yıldırım, Februniye Akyol ve bazı gazetecilerle yola çıktık. Yol tehlike dolu bir nehir gibi akıyordu; saldırı riskine karşı herkese birer Kalaşnikof dağıtıldı.
Bu soğuk metaller, sıcak direnişin simgesiydi o günlerde. İki Mahmur vardı: Biri 12 bin nüfuslu mülteci kampı, artık bir kasabaya dönüşmüştü; diğeri iki kilometre ötede, dört bin kişilik bir yerleşim. Bir gün önce IŞİD baskınına uğrayan ve aynı saatlerde püskürtülen o kampa büyük bir heyecanla vardık. Kalbim özgürlük kılamlarıyla çarpıyor, direnişin kokusu tozlu havada yayılıyordu...
Mahmur Belediyesi'nin önünde komutan Mahsun bizi karşıladı; yanında bir PKK birliği ve kasabanın ileri gelenlerinden birkaç kişi vardı. Orta boylu, esmer tenli Mahsun; kararlı duruşu, atletik yapısı, gür sesi ve nükteli Kürtçesiyle hemen dikkat çekiyordu. Toplantı odasına geçtik. Hal hatırdan sonra önceki gece yaşananları anlattı: IŞİD'in kasabaya baskını ve verdikleri direniş. Sözleri sade ama ağırdı; o geceyi yeniden yaşatıyordu sanki. Ardından Kürt mutfağının zengin lezzetlerini, tandır ekmeği eşliğinde bir ziyafetle sundular. Sonra kasabayı gezdirdiler.
